Windows 10 Aygıtlar ve Yazıcıların Geç Açılması Sorunu

Windows 10 Aygıtlar ve Yazıcıların Geç Açılması Sorunu

Windows 10 Aygıtlar ve Yazıcıların Geç Açılması Sorunu bir çok kullanıcın bilgisayarında karşıma gelen ve internette konuyla alakasız pek çok makalenin olduğu bir sorun.

Çözüm ise gayet basit;

Öncelikle Windows Hizmetlerine giriyoruz

Hizmetler penceresinin açmanın bir yolu Klavyedeki Windows tuşu (başlat tuşu)’na basılı tutarak “X” tuşuna basarak, Hızlı Bağlantı Menüsü’nü açıyoruz. Windows + X

Açılan pencereden birden fazla yöntemle “Hizmetler” bölümüne girmek mevcut…


yahut, bilgisayarıma sağ tıklayıp “Yönet” diyerek de girebilirsiniz. Şu anda aklıma gelmeyen bir kaç yöntemi daha var tabi.

Lakin en hızlı yolu Başlat -> Çalıştır’a (Windows Tuşu + R) girip “Services.msc” (tırnak işareti olmadan) yazmak.

Çalıştır ile hizmetleri açmak

Hizmetlere girdikten sonra ise “Bluetooth Destek Hizmeti” ve “Bluetooth Eller Boşta Hizmeti” adlı hizmetlere çift tıklayıp, önce “ÇALIŞTIR” diyor, sonra da “Başlangıç Türü” kutucuğundan “Otomatik” seçeneğini seçiyoruz. Sıralamaya dikkat edin!

Her iki hizmet için de bunu yaptıktan sonra denetim masasından “Aygıtlar ve Yazıcılar” a tıklayınca direk açılıyor. Yeniden başlatmanıza gerek yok.

Unutmadan belirteyim, bilgisayarınızda Bluetooth cihazının olup olmaması önemli değil zira bu servisleri başlatınca Bluetooth’u açmış olmuyorsunuz.
Açıp kapatman için yine “Ağ Ayarları” penceresinden, “Uçak Modu” sekmesini seçebilirsiniz.


 

Sanal Mahşer

Ülke gündemi çok çabuk değişiyor.

15 Temmuz Darbe Girişimi, Cerablus, PKK ve IŞİD operasyonları, kamudaki uzaklaştırmalar, tutuklamalar, ekonomi, uluslararası politikadaki değişiklikler, mülteci sorunu, büyükelçiler, vs.

Gündem bu kadar hızlıyken belli ki toplumun büyük çoğunluğu, o gün haberlerde neyi izlerse yahut okursa ona odaklanıyor. Dikkat edilmesi gereken ve uzmanlarınca iyiden iyiye irdelenmesi gereken hayati meseleler var.

Hatta bana göre gündemdeki konuların pek çoğundan daha önemli konular…

Aslında konunun temeli “At izi, it izi” meselesi.

Tutuklama sayılarının bu kadar fazla olması, yapılan her hatadan nasibini alacak insan sayısını da aynı oranda büyütüyor. Tartışma programlarında sürekli kuruların yanında yaşların da yanması üzerine konuşulurken, pek çok aydın ve siyasetçi, bunu doğal karşılıyor ve öyle algılanması için çaba sarf ediyor.

İstenilen adalet olsa kimse bunu kabul etmez ve kabullendirmeye çalışmazdı. Zira konu adalet ise, bu meseleyi Amerikalı yetkililerin “Civilian Casualties” yani “Sivil Zayiatlar” olarak tanımladığı, istenmeyen; fakat kaçınılmaz bir vakaymış gibi gösteremezsiniz.

Hele ki büyük bir çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda, insanlar en azından Hz. Ömer’in adalet anlayışı ile birkaç rivayet dinlemişken, adalet terazisinin ne kadar hassas olması gerektiğine dair yüzlerce örnek varken, kurunun yanında yaşın yanmasını kabullenmek, toplumsal riyakârlık olurdu.

Evet, olurdu. Tabi eğer istenen adalet olsaydı!

Bugün ne hükümet, ne bürokrasi ve dolayısıyla da ne de toplum adalet istemiyor. Tek istenen intikam!

Kandırılmış olmanın, kullanılmış olmanın, yıllarca Fetö yandaşlarının etrafındakilerin kafasına basa basa yükselmiş olmasının, yıkılan yuvaların, yapılan haksızlıkların ve nihayetinde verilen şehitlerin intikamı.

Bunun içindi ki, Kısıklı’da ve diğer yerlerde topluluklar “idam” diye bağırıyordu. Çünkü o an hükmü vermiştiler.

Aslında o topluluklar, 15 Temmuz gecesi, cebir ve şiddete bulaşan, darbeyi yapan, kasıtlı hareket eden ve örgütün başındakiler için bunu istiyordu ama bu istek beraberinde pek çok şeyi olağanlaştırdı.

Sadece birkaç dakikanızı ayırın ve düşünün ki, bu güne kadar örgütsel anlamda hiçbir alakanız olmadığı ve hatta nefret ettiğiniz halde, birileri yahut bir şeyler (banka hesabı, sohbetler, dershaneye gitmiş olmak, ticaret yapmış olmak, vs.) vesilesi ile “Fetöcü” damgası yediniz!

Başınıza ne mi gelir?

Tabi ki apar topar tutuklanırsınız. Sonra çevrenizdeki insanların çok büyük bir çoğunluğu “bu da onlardanmış” diye söylenmeye başlar. Sizin bu güne kadar “onların” aleyhine söyleyip, yaptıklarınız da kâr etmez zira “kripto” diye bir kavram var. Yani muhtemelen siz, sırf kendini gizlemek adına her türlü takiyeye başvurabilen, hatta ve hatta sırf gizlenmek adına aşırıya kaçan birisisinizdir.

Avukat bulamazsınız çünkü onlar da sizin gibi damgalanma ihtimali ile karşı karşıyadır. Tabi eğer maddi durumunuz iyi ise ve savunulabilir birisiyseniz, siyasi kimliği olan birkaç avukat, iki yüz – üç yüz bin civarı gibi makul(!) bir ücret ile sizi savunmayı kabul edebilir.  Buna rağmen tutukluluğunuzun ilk günlerinde onunla da görüşemezsiniz. Malum, olağanüstü hal var. Bu arada siz tutukluyken, tutuklama sayısının fazlalığından ötürü tutulduğunuz spor salonu gibi yerlerdeki görevli memurlar da, ya sizin isnat edildiğiniz yapıdan nefret ettiği ya da nefret ediyor görünmesi gerektiği için olabilecek tüm zorlukları da makul ölçülerde uygulamaya hazırdır.

Şayet ticaret ehliyseniz, zaten içeri alındığınız gün ticari hayatınız sona ermiştir. Kamu veya özelde çalışıyorsanız, iş arkadaşlarınız ve amirleriniz de çoktan hükmü verdiğinden, sürecin sonunda serbest kalsanız da fark etmeyecektir. Yok, zaten suçlu bulunursanız bunu düşünmeye bile gerek yok.

Peki, bütün bunlar olurken siz ne yapabilirsiniz?

Cevap: izlemek dışında hiçbir şey yapamazsınız.

Televizyonlarda eski hâkim ve savcıların bazıları, görevdeki meslektaşlarının geceleri rahat uyuyamadığını, toplumsal ve diğer baskılar yüzünden aleyhte karar almak zorunda kaldıklarından falan bahsediyor. Aksi halde kendileri de her an sanık sandalyesinde olabilirlermiş.

Sanık sandalyesine oturmayı bekleyenler arasında desek daha doğru olur.

Bazıları diyor ki, bu durumda o mesleği yapmasın, yargıçlar hür iradeleri ile karar vermelidir vs.

Bunu diyenleri gerçekliğe ve uyanmaya davet ediyorum sadece.

Türk adalet sistemi normal zamanlarda bile ağır, aksak işliyorken, basit davalar dâhi, yıllarca sürüyorken, bunca tutuklu ve karmaşa arasında yargılanmayı bekleyenlerin psikolojisini tahmin bile edemiyorum.

Peki, ne yapılmalı? Bu sorunların farkında olanların ilk aklına gelen soru bu.

Elbette ki konunun uzmanları ve işin içindekiler bunu çok daha iyi biliyordur ama benim bildiğim; bilenlerin, bildiklerini yapmasına müsaade etmekle başlanabilir. Mesela Sayın Cumhurbaşkanımız, çıksa ve dese ki, “hâkimler ve savcılar hukuka göre ve vicdanları ile hareket etsin ve alacakları kararlardan dolayı endişe duymasın”, eminim tutuklu sayıları bir anda büyük oranda düşecektir.

Mesela Ergenekon sürecinde de yaşanan ve eleştirilen şu uzun tutukluluk sürelerine bir çözüm bulunup, elektronik bileklik gibi teknolojiler ile tutuksuz yargılanma sürecine geçilebilir. Hem böylece; suçu sabitlenmiş mahkûmları erken salıverme yoluyla hapishaneleri boşaltma ihtiyacı da kalmaz belki de.

Mesela, önemli kamu kurumlarındaki sızmaların büyük bir çoğunluğu, kuvvetli delillerle elendikten sonra (ki anladığımız kadarıyla bu yapıldı) kripto da olsa her Fetö’cüyü yakalamak gibi bir görev üstlenen, işgüzar bürokratlara dur denebilir.

Herkesi içeri atıp, yavaş yavaş yargılamak ve açığa çıkarıp, araya karışmış masumlara “pardon” demek yerine, yine yavaş ve emin adımlarla yargılama yaparak zamanla hak edenleri içeri almış oluruz.

Kaldı ki şayet söylenildiği kadar iyi kamufle olan kripto Fetö’cüleri bu yöntemlerle de yakalamak ihtimal dahilinde değil. Zaten en önemlileri, bir şekilde ülkeden kaçtı.

Bütün bu tutuklama ve sorgulamalara rağmen, örgütün derin yapısını çözememiş olmamız, darbe girişiminden bir hafta öncesini dahi aydınlatamamış olmamız da göz ardı edilmemesi gereken başka bir nokta.

Bütün bunları yapabilmek için toplum ve yetkililerin şu anlayışa sahip olması gerekiyor; “bir masumu hapsetmektense, birkaç kriptonun geç yakalanmasına razı olmak!”

Diyeceksiniz ki, böyle yaparsak bu hainler yine topluma bir darbe vuracaktır. Doğru, ihtimal dâhilinde bu da var.

Bana göre zaten yapabileceklerini yapıyorlar ve yapacaklar. Bütün yetkililer diyor ki; bir daha darbe yapılamaz. Bu seferki saldırı başka türlü olacaktır.

Hem bu adamların kırk yılda yaptığı planları, bu millet on iki saatte boşa çıkarmadı mı?

Ölmek korkusundan, karşılaşacağınız her potansiyel tehlike arz edeni öldürerek kurtulamazsınız!

Aklıselim davranıp, işe adalet penceresinden bakmak gerek ki devlet, devlet olarak davransın.

Milat olarak belirlenen 17-25 Aralık tarihi üzerinde tekrar düşünmek gerekir. Zira herkesin uyandığı tarih; maalesef 15 Temmuz!

Bir de unutulmamalı ki bu işin dolaylı mağdurları var. Çalıştığı iş yerine kayyum atandığı için, Fetö’cülerin, toplumdaki kırılmayı arttırmak adına özellikle işten çıkardığı veya bu yönde farklı algılar oluşturduğu kesimler.

“O adamı tanıyorum, kesinlikle bu örgütle işi olmaz” diyenlerin sayısı da bir hayli fazla ve bu insanlarda da, devlet eliyle haksızlıklar yapıldığı fikri oluşacaktır. Yani bunları da dolaylı olarak mağdurlar grubuna katabiliriz.

İlerleyen zamanlarda mağdur olanların mağduriyeti anlaşılacak, gün yüzüne çıktıkça yapılan yanlışların boyutu fark edilecektir; lakin o gün, bunu telafi etmek için çok geç olabilir.

Bu mağduriyetleri bu gün gidermez isek; tahminimce sayısı bir hayli fazla olan mazlumların ve maruz kaldıkları haksızlıkların boyutları, toplumun büyük bir kesiminde duygusal kopuşa neden olacaktır.

Bu kopmalar bugün hükümete, yarın devlete karşı kin besleyecek, gruplaşma ve ötekileştirmelerin boyutu da artacaktır. Böyle bir sürecin sonunun, (Allah korusun) bir iç savaşa çıkması ise kuvvetle muhtemel.

Bir an önce haklıyı haksızı ayırt etmeye başlamalı ve bunu haksızları da salıverme pahasına yapmalıyız.

Masumiyet karinesi hukuk kitaplarını süsleyen bir cümle olmaktan çıkıp hayata erişmeli.

Ancak böylece “Yenikapı Ruhu” sürdürülebilir.

Belki bunu yaparsak, devlete ve hukuka olan güvenle bu tür yapılara ket çekilebilir. Çünkü herkesin, her kesimin dışladığı bir sıfatı kimse istemez; fakat bu sıfata sempati ve acıma duygusuyla bakan kesimler olacak ise, bu tohumlar da yeşerecek, yeni hainliklere kapı aralayacaktır.

Unutmayalım ki, devletin harcı adalettir. Bu harcı sulandırmak, karşılaşacağımız en ufak sarsıntıda yerle yeksan olmamıza yol açar!

İla nihayet; bilenler, etkililer, yetkililer, görevliler ve herkes, düşünmeye ve daha da önemlisi adalete dair olması gerekeni, korkusuzca dillendirmeye başlamalı.

Bu günleri biz Müslümanların inandığı o “annenin, evladından kaçtığı” mahşer günü gibi algılayanlar, cesaretiniz nerede?

Kurtulun artık bu sanal mahşer psikolojisinden!

Sizler sustukça, mazlum iken zalim olma ihtimalimiz artıyor!

Atatürk ve Islam Dini

Türkçe ezan, Atatürk’ün İslam ve Peygamber efendimiz Hz.Muhammed (S.A.V.)’e bakış açısına dair iki tarihçinin yorumu ve belgeleri…

Madenler ve ekonomi

Şimdi, bu tür eleşirileri yaptığım zaman direk “bizden değilsin” veya “karşı mahalle” muamelesi yapan arkadaşlara atfen, siyasi olarak kimsenin amigoluğunu yapmadığımı sadece beynimi kullanma çabasında olduğumu belirterek, aynı şeyi ve objektifliği kendilerine de tavsiye ettiğimi belirterek söze başlayayım (ayrıca vakti zamanında Fetullah Gülen için bu eleştirileri yaptığımızda bizi yerden yere vurmaya çalışanlar, şimdi “Hoca Efendi Hazretleri” dedikleri kişiye, “Fetoş” diye hitap etmeye başladılar);

Madenlerde daha geçenlerde SOMA’da yaşanan olayın ardından, dersimizi aldık, gerekli tedbirleri alacağız diyen hükümet, torbaya koyduğu yasayı uygulamaya almak ile üzerindeki sorumluluğu attığını sanmış lakin tekrar çuvallamıştır.

Lakin bana göre mesele yasa çıkarmak veya denetim yapmakla çok da alakalı değil. Denetçinin, denetlenenden ücret aldığı bir sistemde kimse de denetimin düzgün olmamasından şikayetçi olamaz zira. Hal böyle iken başbakan dün konuşmasında “DENETÇİNİN, DENETLEDİĞİ YERİN ÇAYINI BİLE İÇMESİ HARAMDIR” dedi. Çay içemediğin adamdan denetleme ücreti alman, yani denetlediğin kişinin senin patronun olması doğal ama çay haram?

Sorun yine çok iyi olduğu ileri sürülen ve iyi olması için halka sonuna kadar yüklenilen ekonomik sistemde!

Eğer sen daha önce tonunu 100$ civarıına çıkardığın cevheri, ihale ile 24$’a veriyorsan, bu yaşananlar kaçınılmazdır ve devamı da gelecektir. Zira ekonomi matematikten ibarettir ve 2×2’nin 5 etmesini bekleyemezsiniz.

Cumhurbaşkanımız der ki; işçinin yemeğini niye orada yediriyorsun? Bu adamın günahı vebalini bilmem ama yok paraya cehver çıkarmak için bir aptallık yapıp o işin altına elini koymuşsa, sizin talep ettiğiniz işi, bir işçiyi 6 saat çalıştırarak yapamaz. Tüm kuralları uygulasa birden fazla mesai uygulamasına gitmesi gerekir ki bu durumda da muhtemelen iflas eder. Ha diyecekler ki, e madem ödeyemez, iş karlı bir iş değil neden girmiş o işe, iflas etsin, insanların ölmesinden daha mı kötü? Bu çok ütopik bir bakış açısı olur zira realitenin bununla alakası yok. Çünkü her tarafta bu kadar rekabet varken, birileri her daim kendini çok akıllı sanarak sazanlık yapacak, madenlere, inşaatlara yollara, köprülere talep olacaktır. Halk arasındaki “Ucuz etin yahnisi olmaz” diye bilinen ve farklı versiyonları olan bu deyimi şimdiki idarecilerimiz de birçok kez kullanmıştır zaten.

Ayrıca çok merak ettim, şayet bu olay yemek saatinde değil de 1 saat sonrasında olsa iş verenin hiçbir suçu olmayacak mıydı?

[highlight] Zaten bırakın yemeğin yenileceği yeri, adam 3 aydır işçisinin parasını da ödemiyormuş. Ne var ki aynı adam bir ay sigorta pirimini yatırmasa, devletin yaptırım eli, demoklesin kılıcı gibi tepesine biner. Hatta sıkıysa vergi borcunu ödemesin de görelim. Yoldaki bir rutin kontrolde 50 TL’lik borcu için 500’bin TL’lik arabasını bağlar mı, bağlamaz mı. Devlet kurumunda WC’ye gitmek istese, “borcu yoktur” kağıdı istenir o adamdan. [/highlight]

Cari açığı düşürmek için hakedişleri bile %5-10 ödeyip 5-6 ay erteleyen, kendi kurumlarında çalışanların sorumluluğunu üzerinden atmak için TAŞERON sistemi üreten, yılını doldurup, haklarından faydalanmasın diye 11 ay çalıştırdığı işçiye 1 ay çıkış veren, verdiren bir devlet sisteminin, 3 ay maaşını alamamış, buna rağmen yok paraya canını dişine takmış garibanın alacağı ile çok da işi olmaz.

Gelelim bu işin sorumlularına; Daha birkaç ay önce 301 cana mal olan bir olayın sorumluluğunu üstlenmeyen hükümet o ve hükümetin çalışma bakanı her olayda suçu başka yerde arasa da asıl ve direk sorumluluk sahidirler. Nitekim başbakan dünkü konuşmasında “çalışan her işçimiz bize emanettir” demiştir. Ne yazık ki görünen o ki emanete de hıyanet edilmiştir.

Düne kadar, o ülkenin istihbaratından sorumlu olan en tepedeki şahıs, en önemli toplantılarından birinde dinlenilmiş, band kaydı youtube’a bırakılmış ve daha kendi görüşmelerinin bile istihbari güvenliğini sağlayamayan bir MİT müsteşarı halen görevine devam edebilmiş ise, 301 kişinin ölmesinden sorumlu olan kişinin İSTİFA etmemiş olması çok da doğal değil midir? Ben, Faruk ÇELİK’in kellesi alınsın derdinde değilim lakin siyasi otorite bunun hesabını vermez, işin ciddiyeti bu boyuta taşınmazsa, ne bu makamlardaki kişiler, ne bürokratlar ne de denetçiler vs. bu durumu çok da kaale almaz, almayacaktır, almadılar da!

Ayrıca her ne kadar siyasi komedyen Kılıçdaroğlu tarafından dillendirilmiş olduğu için “bizim mahalle” tarafından kabul edilmek istenmese de, siyasette İSTİFA MEKANİZMASI’nın işletilmesi bir siyasi etik gereğidir.

Son olarak başbakanımız, yine dünkü konuşmasında Isparta’daki kazada ölen şoför ve nakliyeci için bir cümle kullandı;
“Bu nasıl bir hırstır ki 24 kişilik midibüse 46 kişi bindiriyorsunuz” dedi.
Motorinin litresi 4.25 TL olduğundan, K1-K2 vs. vs. belgelerinin maliyetinden, alınan vergilerin yükünden vb. dolayı olabilir mi acaba ¿

Paylaşma…

https://youtu.be/CfNJgvppO1c

Dünyada milyonlarca aç ve muhtaç insan varken, para ve gücü elinde tutan bir avuç zümre, lüks yaşamları veya pervazsız tavırlarıyla yaşamaya devam ediyor. Hatta bununla da yetinmeyip diğer insanların, toplumların, ülkelerin dizaynını yapmaya çalışıyorlar.
Lakin gerçek anlamda paylaşmanın tadına ve huzuruna asla erişemeyecekler! Milyonları olan birinin binleri birilerine şirin görünmesi için dağıtması değildir paylaşmak! Paylaşmak 10 u olanın 5 ini bir başkasına karşılık beklemeden, sırf ihtiyacı olduğu için verebilmesidir!
Düşünün ki bu zümre ellerindekinin yarısını paylaşsa dünyada yoksul ve açlıktan ölen insan kalmayacak.
Evet belki TANRI bize sosyal sorumluluk projesi için para veren birilerini göndermedi ama
[highlight] ALLAH bize güzel ahlakı gönderdi ve paylaşmayı, yardımı emretti! [/highlight]

Survivor ve Siyaset?

Radikal Gazetesi yazarı Tayfun ATAY’ın Survivor-Sonuç : Kantite ve Kalite yazısına ithafen;

Turabi = AKP / Gökhan=CHP düşüncesi dışındaki tespitler gayet doğru. Görgüsüzlükte tavan yapmış Acun mu (Acun Medya Ailesine teşekkürler ) kazandırdı bilmem. Ama böylesine öküz ve düşük IQ sahibi birinin, sözüm ona çağdaş ve aydın gençlik arasında sivrilmesinin, halk (yani bizatihi biz) tabiriyle, entel dantel denen ama o şartlarda hiçbir işlevi olmayan diğer figüranlara nazaran teveccüh görmesinin nedeni belki de SAMIMIYET tir.

Birbirini o veya bu nedenle satıp duran, en ufak fırsatta kardeşim dediği kişiyi arkasından bıçaklayan karakterlere bu millet doydu. Ne yazık ki Turabi derecesinde kalas da olsa, azıcık samimiyet gösterenlere yönelmiş olabilir. Demagoji, çakma Nihat Doğan aforizmaları, daha ilk günden “erkekleriniz gelsin” dayılıkları (bir tane babayiğit de çıkıp “neden, striptiz mi yapacaksın erkeklere” diye soramadı) fayda etti. Lakin araba kazandığı sahnedeki samimiyet ve acitasyonla karışık mallığı insanlara, “yazık lan bu” dedirtti belki de.

Nihayetinde, Turabi AKP olarak algılanamaz ama o boş söylemleri ile belki Bahçeli’nin MHP’si olabilir (bkz: “Baş örtüsü meselesini ürkekler değil, erkekler çözer”). Gökhan’ı bilmem ama CHP’yi temsil edecek birisi aranacaksa, bir aralar mental diye dolanan şu, bilmem ne abi (sonradan araştırdım Ertunga abiymiş) olabilir. Yaşlı, mental söyleminden başka beyine dair bir şey gösteremeyen, Turabi gibi hanzoları veya kaba gücü görünce kösesine çekilen veya her zorlukta o anki kas gücüne müracaat eden (bkz: Darbeler ve CHP), eskimişlik dışında yaşlılığa dair hiçbir olgunluğu olmayan (bu tespit o yarışmacının şahsından ziyade CHP zihniyetine atfedilmiştir) ve orada olmaması gereken o abi

Soma

Biraz gerçekçi olmak gerek. Aralıksız SOMA yayınları üzerine herkes bunu konuşuyor ama 6 ay sonra kimse bunu hatırlamayacak. Bir yanda milyonların önünde aç artislerin karşısına geçip kuzu pişirip yiyen Acun, diğer yanda popüler siyaset dururken 3 gün sonra MİLLİ YAS’ımız bitince “amaaan, bu SOMA haberleri de baydı, insanın içi sıkılıyor” deyip değişeceğiz kanalları. İşin acı yanı elimizdeki kumanda ile kanalları zaplarken içimizdeki o maneviyat da değişecek. Ölen yüzlerce insanın yakınları kendiyle başbaşa kalacak ve yine, yeniden “ateş, düştüğü yeri kavuracak”.

Ne bugün bu konu üzerinden prim yapmaya çalışan siyasetçilerin, ne ortalığı yakıp yıkan vandalların ne de samimi olarak dua edenlerin umurunda olmayacak SOMA.
Lakin o insanları yok paraya oralara, tedbirsizce gönderenlerin hayat kalitesinden de birşey eksilmeyecek. Vicdan azabı diye düşünebilirsiniz lakin malesef ama malesef zamanla nereye doğru gittiğini sorgulamaya başladığım sevgili başbakanımın da dediği gibi bu işin kaderinde bu var diyecek o kişilerde. Vicdan azabını cüzdan rahatlığı unutturacak.

Yine de aklımda bir not kalacak. Kaza nedeni neydi, kim hatalıydı, hükümetin payı var mıydı yok muydu, kimler bu işten nemalanmaya çalıştı, sedyeyi kirletmek istemeyen o gözü kara mütevazi insana ne oldu, bunlar değil. Milyonların ağzından çıkacak kelimelere yoğunlaştığı başbakanımın, kaza istatisklerini verirken 1800’lü yıllarla 2000 yılların karşılaştırmasını yaptığı o manzara.

Desen ki; işletme hatalı olabilir, desen ki bakanlarım görevini tam yapmamış olabilir, desen ki brokratların eksikliği vardır, desen ki birkaç işçinin duyarsızlığıdır, desen ki hükümet olarak gerekeni ihmal etmiş olabiliriz vs. vs. yahut hiçbirşey demesen kim seni bundan sorumlu tutacak ey başbakanım? Propaganda malzemesi yapılmasından korkarak bunu demiş olsan, ne propagandalara kulak asmadı bu millet? 1890 da İngiltere’de bu kadar insan ölmüş diyerek savunma yapmanın anlamı, mantığı nedir? Kim verir bu akılları? Anlamadım gitti.

En nihayetinde, olan yine garibana oldu, olan yine garibana olacak. Muhtemel ki birkaç madencilik düzenlemesi daha gelecek, birkaç denetim daha olacak, işe yaramaz, kağıt üzerinde kalan birkaç genelge daha yayınlanacak ve işletmecilere göz dağı vermek için birkaç fatura daha kesilecek. Lakin sonuç değişmeyecek.
Olan yine garibana olacak!

Sahi, bu hafta dokunulmazlığı Turabi mi aldı?